INTERNATIONAL ACADEMY OF SPECIAL METAPHYSICS.FAR EASTERN PHILOSOPHY AND ALTERNATIVE MEDICINE IS INSTRUCTOR GÖKHAN HANİ.
  METAFİZİK EĞİTİMLER
 
 

 

Metafizik ve Felsefi  Akımlar

 

Bilgi Felsefesi (Epistemoloji)
 

Tarihsel Bakış

Bilgi edinme, bilme ve öğrenme insanın en temel güdülerinden ve onu diğer canlılardan ayıran en temel özelliklerindendir. Bu güdüler, insanın ortaya çıkmasından itibaren her yerde ve her zamanda insanın aktivitelerini temelden etkilemiştir. Yani bilgi edinmenin, dolayısıyla da bilginin tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir. 


Bilgi teorisi, bilgi felsefesi veya bilgi kuramı; öncelikle bilginin imkanı ve imkansızlığına ilişkin konuları ele almaktadır. Yani bilgi felsefesinin temel konusu, bilginin mümkün olup olmadığıdır. 

İnsanın kendi bilgi yetilerinden ya da araçlarından, duyularından, algılarından, gözlem ve deney yapabilme kabiliyetinden şüphe etmeye başlaması oldukça ileri bir bilinç ve birikim seviyesi gerektirmektedir. 

Yunan düşüncesinde bilgi yetileri uzun süre kullanılıp sınandıktan sonra sofistlerle birlikte ilk kez ciddi ve sistemli olarak insan, eşyayı kendisinde olduğu gibi bilip bilemeyeceğini kendine sormuştur. 

Bilginin İmkânı, Bilginin Mümkünlüğü 

Bilgi teorisinin ilk sorusu, bilginin mümkün olup olmadığıdır. Bu soruya olumlu olarak cevap verenler, yani bilginin mümkün olduğunu savunanlar felsefe tarihinde "dogmatik filozoflar" olarak bilinmektedirler. Dogmatiklerin aksine bilginin mümkün olmadığını düşünen filozoflara ise felsefe tarihinde genel olarak "şüpheciler" ya da "septikler" denilmektedir. 

Şüpheci filozoflar, dogmatik filozofların bilgi üzerine ortaya koydukları iddiaları, bu iddiaların temelinde bulunan dayanak ve ölçütlerini çürütmek suretiyle reddetmeye çalışmaktadırlar.

 

Bilim felsefesi

 

Bilim felsefesi; bilimin ne olduğunu, bilimsel kuramların özgül yapısını, bilimsel bilginin epistemolojik statüsünü, bilimsel yöntemlerin anlamlarını, bilimsel bilginin nesnesini, bilimin gelişiminin anlamını ve en genel anlamda bütün bilimin konumu, gelişimi ve içyapısını değerlendiren, bunu kuramsal düzlemde ortaya koymaya çalışan felsefi disiplindir.

 

Varlık Felsefesi (Ontoloji Nedir?)

 

Felsefi anlamda var olan şey, ağaç ve ateş gibi canlı veya cansız bir madde de olabilir, düşünme ve sezme gibi ruhsal bir şey de... Aynı şekilde varlık, inanç gibi manevi bir şey de olabilir. Kısacası felsefe için varlık; fiziksel, zihinsel veya ruhsal olarak kabul görebilir. 

İşte bu varlık alanlarının barındırdığı varlıkların en temel ve kendilerine özgü yanlarını soruşturan inceleme ve düşünme biçimine, varlık felsefesi veya ontoloji denilmektedir. Yani varlık felsefesi veya ontoloji; en genel anlamda var olan şeyleri, varlıkların temellerini ve varlıklar arasındaki esas bağları sorgulayan felsefe dalıdır. 

İsminden de anlaşılacağı üzere varlık felsefesinin konusu, varlıktır. Varlık felsefesi bu bağlamda; varlık var mıdır, varlık varsa bu nasıl oluş biçimi nasıldır, varlık yalnızca fiziksel olarak mı vardır, maddi varlığın dışında tinsel varlıklar da var mıdır ve varlığın nitelikleri nelerdir gibi sorulara cevap aramaktadır? Felsefe bu sorgulamalarla, varlığı ve var olanla ilişkili olayları, bir bütün olarak açıklamaya çalışır. Bu çalışmanın ulaşmak istediği sonuç, tüm varlık dünyasını yöneten ilkeleri bulmak ve açıklamaktır.

 

Ahlak Felsefesi Nedir?

 

Ahlak, Arapçadan Türkçeye geçen ve Türkçede; bir toplum içinde kişilerin uymak zorunda oldukları davranış biçimleri ve kuralları anlamına gelen bir kavramdır. Genel anlamda ahlak ise toplum içinde oluşan geleneklerin, değerlerin ve kuralların oluşturduğu; herhangi bir bireyin, herhangi bir grubun ya da bütün toplumun doğru veya yanlış, iyi veya kötü davranışlarını belirleyen, yönlendiren ve şekillendiren sistemsel yapıya verilen addır. 

Ahlak, tek bir yapıya bağlı kalmak zorunda değildir. Bu bağlamda; iş ve aile ortamında, siyaset arenasında ve hatta yaşamın bütün alanlarında ahlaktan söz edilebilir. İşte ahlak felsefesi ahlaktan söz edilebilecek bütün alanlarda, ahlakı açıklamaya ve değerlendirmeye çalışan felsefi soruşturma dalıdır. 

Ahlak felsefesi, insan yaşantısındaki değerler, kurallar, yargılar ve temel düşüncelerle ilgilenir. Yani ahlak felsefesi en genel anlamıyla, insan yaşantısının ahlaki boyutunu ele alır ve değerlendirir; insan davranışlarını ve bu davranışların doğru mu, yanlış mı; iyi mi, kötü mü olduğu sorularına cevaplar arar.

 

Ahlak Felsefesinin Konusu

 

  1. Ahlak felsefesi, insan eylemlerini ve bu eylemlerin dayandığı ilkeleri konu alan felsefi disiplindir. 
    2. Ahlak felsefesi; ahlak alanında hâkim olan ilkeleri, "iyi"nin ve "kötü"nün ne olduğunu, ahlaklılığın ne anlama geldiğini sorgular. 
    3. Ahlak felsefesi, ahlak hayatı üzerinde sistemli bir biçimde düşünme ve soruşturmadır. 
    4. Her bilgi dalının kendine özgü kavramları ve özel terimleri vardır. Ahlak felsefesinin de "iyi", "kötü", "özgürlük", "erdem", "sorumluluk", "vicdan", "ahlak yasası", "ahlaki karar", "ahlaki eylem" gibi kendine özgü kavramları vardır.

 

Siyaset Felsefesi Nedir?

Siyaset (Politika Latince) dilimize Arapçadan geçmiş bir sözcüktür ve devlet ve toplum yönetimi ile ilgili tüm etkinlikleri ifade eder. Bu alanı, hem siyaset bilim hem de siyaset felsefesi inceler. Siyaset bilim devlet biçimlerini, siyasi olguları ve süreçleri ele alır, betimler ve olanı olduğu gibi inceler. Siyaset felsefesi ise var olan siyaset üzerine bir sorgulama ve akıl yürütme etkinliğidir. Siyaset felsefesi ideolojiler üstü bir tutumla olması gerekeni araştırır. 
 
  Siyaset felsefesi; devlet, hükümet, siyaset, özgürlük, mülkiyet, meşrutiyet, haklar, hukuk gibi konular hakkındaki, bu kavramlar nedir, neden ihtiyaç vardır, bir hükümeti ne meşru kılar, devlet hangi özgürlükleri ve hakları neden korumalıdır, hangi biçimde kurumsallaşmalıdır, kanun nedir, vatandaşın devlete karşı yükümlülükleri nelerdir, bir hükümet yasal olarak neden ve nasıl görevden çekilmelidir gibi temel sorulara cevap arayan ve bu konuları felsefeden faydalanarak inceleyen sosyal bilim dalıdır. 
 
  Siyasetin problemlerini, siyasi sistemleri, siyasal hayvanlar olarak tanımlanan insanların belli bir siyasi sistem içindeki davranışlarını felsefeye özgü yöntemlerle ele alan felsefe dalı, daha çok normatif bir nitelik arz eden kavramsal araştırma türü; felsefenin, siyasi yaşamı konu alan, özellikle de devletin özü, kaynağı ve değerini araştıran dalıdır.

 

Sanat Felsefesi Nedir?


(Estetik Nedir?)

Her insan dünyaya bir ötekinden farklı gözlerle bakar ve olayları, nesneleri vesaire her şeyi farklı biçimlerde yorumlar. Aynı şekilde insan, yarattığı şeyleri de farklı nedenlerle, farklı biçimlerde, farklı duygularla yaratır. Özetle, insan yaratımı olmayan nesneler -doğada kendiliğinden bulunan nesneler- insanlar tarafından farklı biçimlerde algılanabilirken yine insan yaratımı olan nesneler, yani öznel nesneler de her insan tarafından farklı anlamlar yüklenerek oluşturulur ve yine diğer insanlarca farklı biçimlerde yorumlanır.

İşte sanat felsefesi veya estetik sanatın, sanat yaratmalarının ve sanat beğenilerinin özünü ve anlamını konu olarak alan felsefi disiplinin adıdır. 

Sanat felsefesi, eserlerin veya beğenilerin özünü ve anlamını konu alırken bunlar hakkında bazı sorular sorar ve kendince cevaplar ara. Bu sorulardan en önemlileri şunlardır: 


1. Güzel nedir?
2. İyi nedir?
3. Hoş nedir?
4. Herkesin zihninde, ortak bir estetik yargı mevcut mudur?


Felsefe, kendi özünün gereği olarak sorduğu bu sorulara, yine kendi özünün gereği olarak cevaplar verir ve her cevap, kendi içinde bir başka soruyu daha barındırır. Güzel olan şu ise, kime göre öyledir ve neden güzeldir? İyi, neye göre iyidir? Hoş olan, kim için hoştur? Ortak estetik yargılar bizleri en güzelin, en iyinin ve en hoşun ne olduğu konusunda kesin bir tanım yapmaya yönlendirebilir mi? <(p>

 

Din Felsefesi Nedir?

 

Din; bilim ve sanat gibi temel insani kurumlardan birisidir. Din felsefesi, felsefe terminolojisine geç girmiş de olsa, felsefenin din üzerinde düşünmesi, felsefenin kendisi kadar eskidir. 

Din felsefesi en basit anlamda; din üzerine düşünmek, dini bütün elemanlarıyla beraber (inanç türleri, öğretileri, iddiaları ve tanrı gibi temel kavramlar vb.) eleştirel, tutarlı, sistemli ve akılsal olarak inceleme konusu yapmaktır. 

Din felsefesi din kavramını, en ilkel dini yapılardan (animizm, totemizm vb.) en gelişmiş dinlere kadar (Hıristiyanlık, İslam vb.) çok geniş bir çerçevede ele almaktadır.

 

Eğitim Felsefesi Nedir?

 

Eğitim felsefesi diğer felsefi disiplinlerden ayrı olarak, eğitimin amaçlarının meydana getirdiği ana konu üzerinde duran bir felsefi disiplindir. Eğitim felsefesine sosyal yönden bakarsak o, insanların ortak hayatının doğurduğu sorun, kural ve davranış kalıplarının sahip olduğu sosyal boyutlu eğitim olaylarını analiz eden bir alt bilgi dalıdır. Devlet ve hukuk felsefesi açısından eğitim felsefesi ise hukuki-resmî olarak uygulama alanı bulan eğitim ve öğretimin ana ilke ve metotlarını eleştiren bir felsefi yaklaşım tarzıdır. 

Eğitim felsefesi dar anlamı içerisinde eğitimle ilgili düşünce ve uygulamaları analiz ederek yorumlayan ve bu yorumlara uygun olarak eğitimi yeniden sistemleştirmeye çalışan felsefi bir disiplindir. Fakat genel anlamı içinde eğitim felsefesi, insan ve insanlığın tarihî, sosyal ve kültürel varlık problemlerini inceleyen, buradan elde ettiği bulgularla insanı özel çevre ve evrensel ölçülerle tanımlayan, sonuç olarak da bu tanıma uygun olarak bir eğitim anlayışı öneren bilgi alanıdır. 

Batı düşünce tarihi içinde insan zihninin insana çevrilmesi, yani insan üzerine düşünmeye başlaması çok eskiye dayanmaktadır. İnsanın, insanlarca başlı başına bir değer olarak ele alınışı, sofistlerde ve özellikle de Sokrates felsefesinde ayrıntılı olarak görülebilmektedir. Örneğin Sokrates felsefesindeki düşünsel çaba, bir bakıma insanın yeniden keşfedilmesini amaçlamaktadır. Bu zamanda insan, evrenin merkezinde tutulmuş ve ona değer atfedilmiştir. Sofistlerde ve Sokrates felsefesinde açıkça görülen bu insana yöneliş, onlardan sonraki felsefe ekollerinde de devam etmiş ve günümüze kadar gelmiştir. 

Eğitim felsefesinin temelini, insanların diğer hayvanlardan ayrılmasına neden olan özellikleri atmaktadır. Bu özellikler, insanın temel yapıları olan bio-psişik ve bio-sosyal durumlarıdır. Daha da açmak gerekirse, insanı insan yapan özellikler, onun bedensel, zihinsel, sosyal ve kendini bilen yönlerinde belirmektedir. Sonuç olarak, insanları diğer canlılardan ayıran en temel mahiyet, onun bu özelliklerinden kaynaklanır. 

İşte eğitim felsefesi; insanın yukarıda saydığımız bireysel özelliklerini, kültürel ve fiziksel çevresini ve bunların aralarındaki ilişkiyi inceleyerek tanımlamakta ve açıklamakta ve açıklamaya uygun olarak belli bir eğitim düşüncesi geliştirmeye çalışmaktadır.

 

Hatırlayalım

fenomenal  - duyular aracılığıyla tecrübe ettiğimiz dünya 
numenal - yani duyusal olmayan ve hakkında bilgi sahibi olunamayacak dünya 
Töz - Töz, Substance, Töz, değişen yüklemlere desteklik eden değişmez gerçeklik; kendi kendisiyle, kendi kendisinde var olan anlamındaki felsefe kavramı. Öznede değil, kendinde var olan. Bağımsızca kendi içinde var olan. 
Özdek - Madde, Material, Materyalizm - Bilincin dışında ve ondan bağımsız olarak var olan her şey Özdek'tir. Bu anlamda özdek, Nesnel gerçek Objektif realite olarak tanımlanır.


Diyalektik, - dialectic eytişim - Gerçekliği ve onun çelişmelerini incelemeye yarayan ve bu çelişmeleri aşmayı sağlayan yolları aramayı öngören akıl yürütme yöntemi, eytişim. Genel anlamda Sokrates'in soru sorma ve soruları karşılama temeline dayalı öğretim yöntemine benzer bir tartışma yolu.

Metafizik deyimi, gözlemin ötesindeki deneyimler, ruhçuluk temelinde birleşen şu anlamları kapsar: duyularla kavranılanların dışındaki varlıkların bilgisi, kendiliğinde şey'in bilgisi, doğanın ardında gizlenen ve ona imkan veren varlık bilgisi, mutlak bilgisi, ussal bilgi, madde olmayanın bilgisi, son erek bilgisi, doğasal ve biçimsel olmayanın bilgisi, dogmacı bilgi, varlık yasalarını bulmak için düşünen benliğin bilgisi. Tek tek ve farklı biçimlerde var olan nesnelerden ayrı, genel ve bir bütün olarak varlığın ya da var olmanın ne olduğunu araştırır. 

Metafizik, fiziğin üstünde, ötesinde ya da dışında sayılan düşünce ile ilgili, düşünsel bir anlam taşımaktadır. İlk kez Eski Yunan düşünürlerin ele aldığı temel metafizik sorun, zihin tarafından bilgi nesnesi edinilebilen, ama gerçek dünyada bulunmayan şeylerin (soyut düşüncelerin, örneğin sayıların), genel olarak biçimlerin varlığı ve niteliğidir.. Dolayısıyla doğa, zaman ve uzam, Tanrı'nın varlığı ve nitelikleri gibi sorunları biçim ile idea arasındaki ilişkiyi kavrama çabasıyla irdelemişlerdir.

 


Kısaca metafizik dalındaki bazı akımlar

 

Teleoloji

Evrende bir tasarım ve bir amaç olduğunu savlayan doktrin. Doğada her varlığın  bir amacı, nihai ereği (telos) olduğunu savunan görüş. Her şeyin bir telos’unun var olması evrende bir tasarımsının var olduğunun kanıtı olarak görülmektedir.

 

Özcülük - Özcülük (essentialism)

Şeyler neyse, onları o kılan öznitelikler nelerdir.  Aristoteles’e göre özsel özellikler o nitelikler olmadan o şeyin o olmayacağı niteliklerdir.  Aristo’ya göre Sokrates’in akıllı olması onun özsel niteliğiydi.  Çunki Sokrates akıllı olmasaydı Sokrates olamazdı.  

Varlıkların ikinci tür özelliği ise ilineksel özelliktir.  Bu özellik şeyin nasıl olduğunu anlatır.  Ondan çıkartılırsa o şey gerçekliğini  kaybetmez.  Sokrates’in basık burnu onun ilineksel özelliğidir  Bu özelliği kaldırsanız da Sokrates Sokrates olarak kalacaktır.

 

Akılcılık – Rasyonalizm

Akılcılık veya rasyonalizm olarak da adlandırılan, bilginin doğruluğunun duyum ve deneyimde değil düşüncede ve zihinde temellendirilebileceğini öne süren felsefi görüş.

Aklı bilgini temel kaynağı ve sınanabilirlik ölçüsü olarak kabul eden akım. Bilginin duyu verilerine dayalı deneylerden kaynaklandığını ileri süren (ampirizm) deneycilik karşıtıdır. Dünyanın akılsal bir düzen içerisinde bir bütün olduğu, parçaların mantıksal zorunlulukla birbirine bağlı olduğunu, dolayısıyla da yapısının doğrudan kavranabilir olduğu görüşüne dayanır. Başlıca esin kaynağı matematiktir

 

Determinizm –Belirlenimcilik

Ahlaki seçimler dâhil bütün olayları, özgür iradeyi ve insanın başka türlü davranabilmesi olanağını dışlayan, önceden var olan nedenlerce belirlendiğini savunan kuram. Bu kurama göre evrenin tümüyle ussal bir yapısı vardır; belirli bir durumun eksiksiz bilgisine sahip olmak, o durumun, geleceğine ilişkin yanılmaz bilgiyi de olanaklı kılar.
 
Determinizm yandaşlarına göre, kuramları, ahlaki sorumluluğun kabulüne aykırı değildir. Örneğin belirli bir davranışın kötü sonuçları önceden görülebilir; bu da insana ahlaki sorumluluk yükler ve insan eylemlerini etkileyebilecek engelleyici bir dış neden oluşturur.

Spinoza'nın düşünce kaynaklarında farklı etkilerin olduğu söylenebilir. Onun zor anlaşılan ya da tamamen zıt yönlerde anlaşılan felsefesinin oluşumunda bir yanda Yahudi mistiklerini, İslam düşünürlerini, skolâstikleri, 17. yüzyılda çok önemli gelişmeler kaydeden doğa bilimlerini, Giordano Bruno ve özellikle onun panteizmini ve bütün bunların ötesinde Descartes’i ve Kartezyen felsefeyi buluruz. Bir anlamda bunlara bağlı olarak onun felsefi sorununun töz sorunu olduğunu, bu eksende varlık problemine yöneldiğini söyleyebiliriz.
 
Beden ve ruhun birbirlerine olan üstünlükleri yerine paralelliklerini savunan Spinoza ereksel bir nedenselliğe de karşı çıkmıştır. Bununla birlikte aşkın bir tanrı anlayışı yerine içkin bir doğa anlayışı getirmiştir. Böylece ruhun bedeni yönettiği insan biçimli tanrı fikri yerine bütün çeşitlilikleri barındıran ereksel olmayan tek bir doğadan bahsetmekle beraber insandaki temel üç yanılsamayı tasvir etmiştir. Ereklilik çerçevesinde; Bilinç, özgürlük ve tanrıbilimsel yanılsama.

“Spinoza’nın misalinde, yeni materyalist felsefenin Yahudiliğin bağrında veya Yahudi ananesinin kaynaklarında doğuşu gayet iyi takip edilebilir. Bu ananede dini öz, milli, siyasi ve dünyevi muhtevaya nispeten çok ince sığ kalıyor, yani Hıristiyanlığa tamamen ters bir durum.

Descartes’e göre gerçeklik, özü düşünme olan bir "zihin" (soyut) ile özü evrende bir yer kaplayan ve göreceli büyüklüğü olan "madde" (somut) şeklinde ikiye ayrılabilir. Bu anlamda düşünür, her zaman için zihni maddenin önüne koymuştur. Onun düşünce sisteminde, birtakım kavramların, bilgilerin kaynağı, yaratılıştır. Yani bunlar, doğuştan gelen ve doğruluğu, varlığı tartışılmaz gerçek bilgilerdir. Ona göre, Tanrı, zihin ve madde kavramlarının varlığı kesindir ve doğruluğu su götürmez bu kavramlar doğuştan gelir; sonraki deneyimlerden kaynaklanmaz. Felsefede mutlak bilgiye ulaşmanın tek yolu, kuşku edilmeyecek, açık ve net bir önermeye ya da kavrama varıncaya dek, her şeyden kuşku duymaktır. 

Fizik ve doğa kanunları ile ilgili çalışmalar da yapmış olan Descartes, 1644 yılında Latince olarak kaleme aldığı "Principia Philosophia" (Felsefenin İlkeleri) adlı eserinde, "Çevrimler Kuramı" adını verdiği teorisiyle, evrenin yapısı ve doğa kanunlarının işleyişi ilgili çarpıcı bilgiler öne sürmüştür. Ondan sonra gelen ünlü fizikçi Isaac Newton için bu teori, temel bilgi kaynağı olmuştur. 

Süreç Felsefesi

Varlığı oluş olarak kabul edenler:  

Herakleitos  - İlkçağ felsefesinde evrenin sürekli bir değişim, akış ve oluş halinde olduğunu ileri süren ilk düşünür Herakleitos (M.Ö. 540–480)'tur. Ona göre evrenin ana maddesi ateştir. Ateşten oluşan her şey yine ateşe dönecek, ama ateş yeniden her şeyi yaratacaktır. Evrende durağan hiçbir şey yoktur. Her şey sürekli bir değişim, oluş içindedir. Doğa gibi insanın kendisi de bedeni ve ruhuyla sürekli bir değişim halindedir. Herakleitos'a göre evren, boyuna akan, durmadan değişen dönüşümlü olarak yok olup yeniden ortaya çıkan bir süreç bir oluştur.

Alfred N. Whitehead Varlığı oluş olarak kabul eden filozoflardan biri de Alfred N. Whitehead (1861–1947)'dir. Ona göre evrende mekanik bir düzenin olduğu görüşü yanlıştır. Evren sürekli bir oluş içindedir. Bu oluşta her şey birbirine bağımlıdır. Her varlık, var olmak için başka bir varlığa muhtaçtır. Whitehead, evrende birbirini tamamlayan karşıt iki güç olduğu görüşündedir. Bu güçlerden biri evrene "yaratıcılık" diğeri "süreklilik olanağı verir. Böylece evren, canlı bir oluş olarak varlığını sürdürür. Whitehead bu görüşünü şöyle dile getirir: "Evrenin akıp geçmekte oluşundan başka bir temel doğru yoktur."

Varlığı idea kabul eden filozoflardan Platon, Aristoteles, Farabi ve Hegel'dir.

Varlığı hem madde hem de idea olarak kabul edenler: Descartes tarafından temsil edilen bu yaklaşım idealizmle materyalizmi sentezlemeyi denemiştir. Ona göre varlığın özünde bir değil iki cevher bulunmaktadır: madde ve idea. Bu ikisini birbirinden ayırmak olanaksızdır. Bu yaklaşım iki cevher saptamasında bulunduğu için düalizm(ikicilik) adını alırken diğer yaklaşımlar varlığın özünü tek cevherle açıkladıklarından tekçilik(monizm) adını almışlardır.

Varlığı fenomen olarak kabul edenler: Varlığı Fenomen kabul etme. Edmund Husserl tarafından temsil edilen bu yaklaşıma öre insan varlığa değerler yükleyerek yaklaştığından onun özüne hiç yaklaşamamaktadır. Varlığın özü değerlerden arındırılmış(ayraç içine alınmış) salt varlığın kendisidir.  Buna Husserl “fenomen” adını vermiştir. Kısacası “fenomen” insanın varlığa yüklediği tüm değerliklerin arındırılmasından sonra artakalan özüdür.  

Diyalektik Felsefe

Bilim doğada değişmeyen bir nesne ya da gerçeklik bulunmadığını tanıtlamıştır. Her şey sürekli, değişmektedir. Bu bakımdan ve bu anlamdaki töz, eski felsefenin bir kurgusundan başa bir şey değildir. Diyalektik felsefede töz, özdek demektir

Tasarruf İlkesi

Son  iki yüzyılda bilimsel dünya görüşünün  metafizik kavramlar karşısında zafer kazanması ile Rudollph Carnap  ve Viyana Çevresi denilen bir grup düşünür metafiziği akıldışı spekülasyon kabul ederek devre dışı bırakmıştır. 

Rudollph Carnap  - Alman asıllı Amerikalı düşünürdür. Mantıkçı pozitivizm akımını geliştirmiş olan bir grup bilim adamı, filozof ve matematikçinin 1930'larda kurmuş olduğu Viyana Çevresinin en seçkin üyelerinden biri olan Carnap, mantık ve bilim felsefesine, olasılık kuramıyla da tümevarımsal çıkarım konusuna önemli katkılar yapmıştır.  Metafiziksel söylemlerin deneyimsel yollardan kanıtlanamayacağını savunarak metafiziği reddetmiştir.  Felsefi problemlerin dilin suiistimali nedeniyle ortaya çıktığını ve bu nedenle uydurma olduğunu söylemiştir.  Bu nedenle felsefi problemlerin çözümlenmesinde en önemli aracın dilsel olduğunu belirtmiştir. 

Metafizikçiler

Felsefe tarihinin ilk metafizikçileri Parmenides ve Platon'du. Sonraki yüzyıllarda metafiziğin en önemli konularından biri olarak görünen dünya ile gerçek dünya ayrımı ilk kez bu düşünürlerce dile getirildi. Platon, sürekli değişen, hissedilen dünyanın geçici nesnelerinin karşısına, değişmeyen, duyulara verilmeyen, düşünce yoluyla ulaşılabilir bir dünya yerleştirdi.

Platon

Plato'nun, Sokrates ile öğrencisi arasında geçen bir diyalogu üzerinden anlattığı mağara alegorisinde mağara duvarına zincirlenmiş olarak yaşayan, bütün ömürleri boyunca  bir grup insandan söz eder.  Bu insanlar hayatlarını önlerindeki boş duvara bakarak geçirirler.  Arkalarındaki ateşin önünden geçen objeler bu boş duvara akseder.  Alegorideki Sokrates mahkûmların gerçeğe ancak mağara duvarındaki gölgeler kadar yaklaşabileceğini söyler.  Filozof zincirlerinden kurtularak  mağaranın dışındaki idealar dünyasına çıkabilirse gerçeğe ulaşabilecek ve mağara mahkûmlarını aydınlatabilecektir.

Aristoteles

Aristoteles bunu farklı bir biçimde yorumladı. Ona göre madde her zaman “telos” dediği kendi en üst biçimine doğru sürekli bir devinim içindeydi. Dolayısıyla Aristoteles için maddi dünya organik değişim içindeki bir süreklilikti. Aristoteles’e göre, tabiat be­lirli bir amaca göre oluşan bir süreçtir; böy­le bir sistemde tesadüfe hiçbir şekilde yer yoktur. Anaksagoras’ın "telos" ve dolayı­sıyla Aristoteles’in "entelekheia" kavram ı daha sonra bütün idealist felsefelerin temel kavramı haline gelmiştir. 

Gayet veya amaçlılık (gaye-sebep) ilkesi daha yakın zamanlara kadar, pozitif tabiat bilimlerinde bile determinizm (neden-etki) yerine kulla­nılmaktaydı. Bütün tabiat olayları arasında geçerli olan yasa ve bağıntılar Aristoteles’in ortaya koymuş olduğu telos (ulaşılması gereken içsel erek) anlayışıyla açıklanmaya çalışılmıştır. Farabi, îbni Sina, Aquino’lu Thomas, Leibniz, Buffon, Hegel, Heidegger vb. gibi düşünürler bu Aristotelesçi teleolojik anlayışı sürdürmüş­lerdir. Kant, ise bilimi kuran akıl alanında ideolojinin düşünülmez olduğu­nu söylerken, sanat ve organik tabiat görü­şünde bir iç amaçlılıktan (gayetten) söz et­mektedir. 


Hıristiyanlığın gelişmesiyle, ortaçağda dinsel etki alanına giren metafiziğin ana sorunu Tanrı'ydı. Tanrı'nın varlığını kanıtlamak için çeşitli usavurmalar geliştirilirken, Tanrı ile dünya arasındaki ilişkiler (yaratılış, zamanın başlangıcı, Tanrı'nın dünya içinde varlığı vb.) metafiziğin başlıca konuları oldu. Böylece ortaçağda metafizik tanrıbilim ile eş sayıldı. Ortaçağ egemenliği tümüyle Hıristiyan kilisesinin elindedir. Hıristiyan kilisesine göre dinsel dogmaların dışında hiçbir bilim yoktur, tek gerçek dinsel dogmalardır. 

Birçok aydın düşünceleri kapsadığı halde tanrıbilim ile eş sayılan metafiziğin ortaçağda Hıristiyan kilisesi tarafından kullanılmasıyla ortaçağa karanlık çağ adı verilmiştir.

16. yüzyıldan sonra metafizik deyimi, ontoloji (varlık bilimi) anlamında kullanıldı. Ne var ki bu varlık, “duyularla kavranılan dışındaki varlık” ve “görünüşlerin ardındaki kendilik” olarak ele alınıyordu.

Kant

Modern felsefenin gelişim seyrine uygun olarak bilgi kuramını ön plana çıkartmıştır. Kant'ın gözünde bilim, öncülleri kesin olan ve yöntemleri, ancak Hume'unki gibi felsefi bir kuşkuculuk benimsendiği zaman sorgulanabilen evrensel bir disiplindir. Bilim yansızdır ve nesneldir. 

O, felsefedeki ilk ve temel misyonunun bilimi temellendirmek, daha sonra da ahlakın ve dinin rasyonelliğini savunmak olduğuna inanmıştır. Bu amacı gerçekleştirmek için, hem Descartes’in rasyonalizminden ve hem de Hume'un ampirizminden önemli gördüğü öğeleri alarak, transsendental epistemolojik idealizm diye bilinen kendi bilgi kuramını geliştirmiş, yükselen bilimin felsefi temellerini gösterdikten sonra, özgürlük ve ödev düşüncesine dayanarak Hıristiyan ahlakını savunma çabası vermiştir. O, fenomenal gerçeklikle, yani bizim duyular aracılığıyla tecrübe ettiğimiz dünya ile numenal gerçeklik, yani duyusal olmayan ve hakkında bilgi sahibi olunamayacak dünya arasında bir ayrım yapmıştır.

Hegel

Hegel'e gelinceye kadar bu çağın metafiziği de, ortaçağın metafiziği gibi, bilimsel temelden yoksun kurgul görüşler ve varlığın duyularla algılanamayan kendiliği üstüne varsayılan yapıntılar olarak sürüp gitmiştir. Hegel'in kurduğu sisteme 'diyalektik mantık' denilen sisteme  göre, bir fikir (yani tez), karşısındaki başka bir tezle (anti-tezle) karışır, bundan yeni bir anlayış, yan, sentez doğar.   

Hegel, Kant'ın felsefesine inanmakla beraber onun fikirlerini yetersiz buluyordu. Kant'ın aksine insanların her şeyi öğrenebileceklerine inanmıştı. Hegel'e göre dünya demek mantık demekti. İnsanlar mantığın sınırlarını çözdükleri anda beşerin sınırlarını da çözmüş olacaklardı. Hegel'e göre, biricik, canlı felsefe, çelişmelerin -daha doğrusu karşıtların- felsefesidir; çiçek, meyvenin ortaya çıkmasına yol açar, ama meyvenin ortaya çıkması için de, çiçeğin ortadan kalkması gereklidir. Demek ki üremenin gerçeği, hem çiçek hem meyve olmaktır. Ölüm hem ortadan kaldırmadır, hem yeniden doğuşu sağlayan koşuldur.

Descartes

Descartes idealizmle materyalizmi sentezlemeyi denemiştir. Ona göre varlığın özünde bir değil iki cevher bulunmaktadır: madde ve idea.Bu ikisini birbirinden ayırmak olanaksızdır.Bu yaklaşım iki cevher saptamasında bulunduğu için dualizm(ikicilik) adını alırken diğer yaklaşımlar varlığın özünü tek cevherle açıkladıklarından tekçilik(monizm) adını almışlardır. Fransız düşünürü Rene Descartes da şöyle demektedir: "Tözü düşündüğüm zaman var olmak için kendinden başka hiçbir şeyin varlığına muhtaç olmayan bir şeyi düşünüyorum. Açık söylemek gerekirse böyle olmayan yalnız tanrıdır." 

 Spinoza

Hollandalı düşünür Baruch Spinoza da şöyle diyor: "Töz sözcüğünden, kendiliğinden ve kendisi için var olanı anlıyorum. Bu kavramın meydana gelmesi için başka bir kavrama ihtiyaç yoktur." Spinoza'nın düşünce kaynaklarında farklı etkilerin olduğu söylenebilir. Onun zor anlaşılan ya da tamamen zıt yönlerde anlaşılan felsefesinin oluşumunda bir yanda Yahudi mistiklerini, İslam düşünürlerini, skolâstikleri, 17. yüzyılda çok önemli gelişmeler kaydeden doğa bilimlerini, Giordano Bruno ve özellikle onun panteizmini ve bütün bunların ötesinde Descartes’i ve Kartezyen felsefeyi buluruz. Bir anlamda bunlara bağlı olarak onun felsefi sorununun töz sorunu olduğunu, bu eksende varlık problemine yöneldiğini söyleyebiliriz.  

Beden ve ruhun birbirlerine olan üstünlükleri yerine paralelliklerini savunan Spinoza ereksel bir nedenselliğe de karşı çıkmıştır. Bununla birlikte aşkın bir tanrı anlayışı yerine içkin bir doğa anlayışı getirmiştir. Böylece ruhun bedeni yönettiği insanbiçimci tanrı fikri yerine bütün çeşitlilikleri barındıran ereksel olmayan tek bir doğadan bahsetmekle beraber insandaki temel üç yanılsamayı tasvir etmiştir. Ereklilik çerçevesinde; Bilinç, özgürlük ve tanrıbilimsel yanılsama. 

Husserl

Varlığı Fenomen kabul etme. Edmund Husserl tarafından temsil edilen bu yaklaşıma göre insan varlığa değerler yükleyerek yaklaştığından onun özüne hiç yaklaşamamaktadır. Varlığın özü değerlerden arındırılmış(ayraç içine alınmış) salt varlığın kendisidir. Buna Husserl “fenomen” adını vermiştir. Kısacası “fenomen” insanın varlığa yüklediği tüm değerliklerin arındırılmasından sonra artakalan özüdür.

 REALİZİM AKIMI (GERÇEKÇİLİK) 

18.yüzyıl ise bir aydınlanma çağıdır. Rasyonalizm ve natüralizm gibi 
akımlar ön plana çıkmıştır. İnsan beyni boş bir levhadır, önemli olan, eğitimin 
buna yazdıklarıdır. İnsan doğadan iyi olarak gelir, eğer bozulmuşsa bunun nedeni 
içinde yaşadığı kültür ve toplumdur. Aydınlanma çağı eğitimi kısaca akılcı, 
realist, yararcı ve mesleksel yetiştirme esaslarına dayanmaktadır. 18.yüzyılın 
son çeyreği ile 19. yüzyılın ilk yarısında Alman klasik ve idealistlerinde eğitim, farklı 
şekilde görülür. Kişi maddi doğa üzerinde egemenlik kurmalı ve otonom bir kişiliğe 
erişmelidir. Kant’a göre bireysel eğitimin amaçları disiplinleştirme, uygarlaştırma 
, kültürleştirme ve ahlakileştirmedir. 18. yüzyılın ikinci yarısı ile 19.yüzyıl 
, sanayi Çağı’dır. Bu çağdaki eğitim akımları Batı ’da ki sanayi devriminin yarattığı 
toplumsal yapı ve onun sorunlarıyla paralellik gösterir. 1840’lı yıllarda ve 
özellikle buhar gücünün iş ortamında kullanılmasıyla başlayan sanayi devrimi 
yeni bir toplumsal hayat biçimin de beraberinde getirmiştir. Buhar gücü ile çalışan 
lokomotifler ve gemiler, üretilen ürünlerin yenidünyalara ulaştırılmasını sağlamıştır. 

İşçi sınıfının doğuşu, hızlı kentleşme ve makineleşmenin yer aldığı ve sanayi 
toplumu olarak adlandırılan bu dönemde insanlığın ilgisi sanayi ve makinelere 
yönelmiştir. 

Resim ve heykel sanatlarında, günlük yaşamı ve sorunlarını olduğu gibi ve ayrıntılarıyla 
biçimlemeyi amaçlayan anlayıştır. Bu akımı en iyi şekilde tanımlayan ressam 
Gustave Courbet “Ben hiç melek resmi yapmadım, çünkü hiç melek görmedim.” demiştir. 
Gerçekçilik 19. yy.’ın ikinci yarısında çıkmış olan popüler tiyatro ve romantik 
tiyatroya karşı bir akımdır. Nasıl ki romantizm klasizme bir başkaldırı niteliğinde 
ise gerçekçilik yani realizm ise, hem klasizme hem de romantizme bir başkaldırıdır. 
Romantizmin dramatik biçimlere, kalıplara karşı olan tutumu elbette realizmin 
yolunu açmıştır. Bu akım 19 yy. Avrupası’nda görülen toplumsal, ekonomik değişimlerden oldukça etkilenmiştir. 
Amaç, sanatı klasik ve romantik akımların yapaylığından 
kurtarmak, çağdaş eserler üretmek ve konularını öncelikle yüksek sınıflar ve 
temalarla ilgili değil, toplumsal sınıflar ve temalar arasından seçmekti. Realizmin 
amacı, günlük yaşamın önyargısız, bilimsel bir tutumla incelenmesi ve bir bilim 
adamının klinik bulgularına benzer nesnel bir bakış açısıyla ortaya konmasıdır. 
Fizik kuralları artık hâkimdir. Örneğin Darwin’in türlerin kökeni, insan evrimi, 
, doğal seleksiyon yazarların esin konusu olmuştur. Fizyoloji’de Claude Bernard 
psikoloji’de Sigmund Freud isim yapmıştır. Tiyatro yazarları arasında İbsen, 
Hauptmann, George Bernard Shaw ve Çehov’u sayabiliriz. Realizmde dramatik olan 
insanın yaşamını sürdürebilmesi için verdiği savaştır. İnsan varlığını sürdürmek 
ve onurunu korumak için çetin bir savaş vermek zorundadır ve ne kadar gözü pek 
olursa olsun o savaşa yenik düşecektir. 

Bu akımdan önce dini konular, saray ve saray yaşantıları, seçkin kişilerin portreleri ve en güzel manzaralar özenle seçilip işlenirdi. Doğayı olduğundan daha güzel ve yüksek göstermek gelenek halini almıştı. Oysa doğayı olduğu gibi anlamak, toplumun yaşamını gerçek olarak canlandırmak gerekti. işte Millet, Courbet, Daumier gibi ressamlar, halkın yaşantılarını konu alıp, hayatı ve doğayı olduğu gibi yansıtmışlardır. 

 

 

EKSPRESYONIZM (DIŞAVURUMCULUK) 

Fransızca "Expressıonızme" sözcüğünden alınmıştır. 20. y.y. ın ilk yirmi yılı içerisinde özellikle Almanya'da gelişen bir modern sanat akımıdır. 

Sanatçının ruhsal yapısının bir kesitini, fiziksel heyecanı, zihnin rahatsızlığını umutsuzluğunu resme yansıtan ve bu duygularını da renk düzeninde oluşturdukları keskin zıtlıklarla vermeye çalışan bir akımdır. 

Bu akım resim sanatında dış gerçekliği sadakatle yansıtmayı yadsıyarak, sanatçının ruhsal durumlarına, amaçlarına, hatta düşünce tarzına göre istediği betileri deformasyona uğratmasına olanak vermiştir. 

 

DE STIJL (NEO PLASTİK HAREKET) 

1917–1931 yılları arasında etkinlik gösteren bu hareket matematiksel bir çıkışla sanata yeni bir yön vermeyi hedeflemişti. Son derece yalın bir biçim alan sanat yapıtı sadece dikey veya yatay çizgilerden ibaret bir görünüm içindeyken renk dizgesi de üç ana renge yani sarı, kırmızı ve maviye bağlı kalınmıştır. Bu harekete bağlı sanatçılar için evrenin temeli tamamen yatay ve dikey çizgilere dayanmaktadır. 

De Stil hareketi üç safhalı bir gelişim göstermiş olup 1916–1921 arasındaki "formalist safha" Hollanda'da 1921–1925 arasındaki "olgun safha" Uluslararası bir boyutta görünürken 1935–1931 arası "dönüşüm safhası" dağılım aşaması olarak geniş bir alanda kendini göstermiştir. 

 

KONSTRUKTUVIZM (YAPICILIK) 

20. y.y. ikinci on yıllık süresi içinde aktif olan önemli bir sanat hareketidir. Hareket rusyada doğmuş ve 1917 devrimini müteakiben etkinlik göstermiştir. Yeni doğan bu dünya düzeni içerisinde sanatçının bir mühendis ve bir bilim adamı olduğunu kabul eden bu harekete bağlı sanatçılar yeni kurulmakta olan bir düzenin yeni kurallara ihtiyaç duyduğuna inanmaktadır. 

Burjuva on yargılarına şiddetle karşı çıkan konstruktuvistler sanat için sanat fikri ve gerçeğin yorumu ve tasviri anlayışına da tepki göstermektedirler. Materyalist tavrı yeni bilimsel ve materyal biçimlerde belirlemeye çalışarak toplumsal olarak faydalı ve kullanılabilir şeylerin yeni biçimlerin kaynağı olduğunu kabul ederlerdi. Toplumu ve sanatı bütünleştirme çabasında makine ve insan bilinci zamanlarını yansıtacak güçte olup 20. y.y. in değişen şartlarına uygun bir estetik yaratmak istiyorlardı. 

En önemli sanatçıları endüstriyel desen, ahşap, metal ve seramikle birlikte film ve tiyatro ile uğraşan Vladimir Tatlın, tipografi, poster, fotoğraf ve film ile uğraşan Alexander Rodchenko mimari ve iç dekorasyonla uğrasan El Lissitzky ve insan duygularını şekillendiren psikolojik fenomen ve iç fenomenlere eğilen Naum Gabo olmustur. Sanat tarihi içerisinde bu akıma bağlı olarak şekillenen en ilginç eser bir proje olarak kalan 3.Enternasyonale anıtıdır. Geleceğe dönük eser olaraktan ünlenen bu eser uzay çağı dinamizmine uygun bir düşüncenin ürünü olup masif bir spiral olarak teşkilatlandırılmıştı. İçinde bir silindir, bir küp, bir küre asılı olup, çeşitli mimari mahalleri ihtiva edecekti. Bugün ayakta kalan en önemli konstruktuvist eser ise Moskova da ki, Lenin'in mozolesidir. 

 

ABSTRE EKSPRESYONIZM (SOYUT DIŞAVURUMCULUK) 

Ekspresyonizmin uzantısı olarak 1940 yılların sonunda doğan bu akım 1950 yılları içinde gelişmiş olup, 1960 ve 1970 yıllarında etkisini yoğun bir biçimde göstermiştir. Dogmatik olmaktan çok araştırmacı bir tutum sergileyen bu hareketin metafizik sanrılara duyduğu alaka belirgindir. Bilinç ve bilinçsizlik arasındaki karşıtlığa önem vererek derin seviyelere inmeyi hedeflemişlerdir. Zıtlıkların bütünlüğü içinde otomatik yaratıma önem vermesi sürrealist akımlardan aldığı etkilerle bağlantılıdır. Bu akım içindeki sanatçıların ilgi odağı Jung felsefesidir. Arketipler ve bunların üretilmesi önem taşır. Soyut bir üretimin egemen olduğu bu akımda doğaçlamaya önem veren sanatçılar iç birikimin tümüyle dışa vurumuna ağırlık vermişlerdir. Derinliği olmayan yeni mekanlarda kurulan sanat eserleri seyirci için ima edilen bir özümseme ortamı yaratmayı hedefleyerek boşluk içinde şartlanmışlıktan onu kurtarmayı hedeflemektedirler.. 

 

FÜTÜRİZM (GELECEKÇİLİK) 

1909 da oluşan bu akım çağdaş yaşamın hareketliliği ve sanayi toplumunun gücüne tutkun olan fütüristler, geleceğe geçişte mekanik yaşam ve teknolojinin yücelmesi için çaba sarf etmekteydiler. Bu amaçla kübizmden etkiler alan bir tarzda yeni bir bölünmüş görsel olgular bütünü oluşturmuşlardır. Anlatılan hareketin eş zamanlı değişik görüntülerini bir araya getirmeyi amaçlamaktır. 

 

METAFİZİK RESİM 

1910 yılında faaliyet gösteren bu anlayışta; insanın içinde yer almadığı, yaşananın ötesinde mevcut hissini veren bir âlemin yaşamını konu alan eserler üretilmiştir. Mankenler, binalar, korkuluklar ve bütün cansız nesnelerin doğurduğu sahneler içinde geçen zaman ve insanın ötesinde bir âlemin varlığı ve özellikle keskin bir yalnızlık duyumu hâkimdir. 


Metafizik akımı temsilci ressamı; 

Giorgio De Chirico(1888–1978) ait resimler: 

 

ORFİZİM AKIMI 

1911–1914 yıllarında yoğun faaliyet göstermiş olan orfizim akımında, renk öğesi herşeye hâkimdir. Tanınabilir ve kanıtlanabilir gerçek temalardan kaçışın ana eğilimi belirttiği bu akımda yapılan eserlerde, yapıt doğal yapıtsal aygıtlardan bağımsız olup kendi esas içyapısına ait netlik kazanmıştır. Dengeli ve statik bir şekillenmeden çok çağın iç dinamizmine uyan çok hareketli bir dinamizme sahip bu eserler, dış dünyadan çok kendi iç dünyalarının dinamizmini yansıtmaktadır. Senkronizm de bu akımdan türemiştir. 

 

SEMBOLİZM 

19. y.y. da gelişen materyalist ve sanayi aşığı anlayışa tepki olarak ortaya çıkmıştır. İçinde bulunduğu çetin ve zor şartlara bir tepki olduğu kadar bu çağın gerçeklerinden bir tür kaçışı da beraberinde getirmiştir. 1886 da ortaya çıkan bu akım empresyonizmin izlenimci gerçekçiliği kadar diğer anlayışların maddeci tavrına karşılık duygu ve hayalci bir iç duyarlılığın önem taşıdığı ifadeci ve anlatımcı bir tavırla belirginleşti. Hayatın karanlık ve çarpık yönlerini hayalci bir düşünceyle yenileyen sembolistler romantik sanata yaklaşan bir konu seçimine sahipti. 

 

DADAIZM VE SURREALIZM (GERÇEKÜSTÜCÜLÜK) 

1916 da kurulan bu akıma şair Tzara tarafından alaycı bir ifade kullanılarak dada ismi verilmiştir. Gerçeği bulmak için her şeyi reddeden bu akım taraftarları geleneksel anlayışları ve eski sanatı tamamen reddetmekteydiler. Bu red eylemiyle yeni bir sanat düşün ve kültür ortamı yaratmayı hedeflediler. 2. dünya savaşı sırasında toplumsal belirsizlik içinde kök salan bu akım en sonunda sanatı da reddederek yok olmuştur. 

Dadaizm içinden sürrealizm doğmuştur. Sanatsal yaratıcılığın bilinçaltı süreçlerden kaynaklandığını savunan sürrealistler kendiliğinden yaratma eylemi biçiminde bilinçaltının dışa aktarım aracı olarak ortaya koyduğu otomatik yaratım eylemiyle birleştirerek sürrealizmin temelini atmıştır. Freud tarafından geliştirilen psikanaliz yönteminin etkisinde kalmışlardır. 

 

KÜBİZM 

20. y.y. içinde doğan ve önemli bir etkinlik kazanan bu akım cezanne'nın doğadaki her şeyin geometrik bir biçimle ifade edilebileceği fikrinden kaynaklanmaktadır. Klasik form anlayışına tamamen arkalarını dönen kübistler; görünen nesnelerin direk bir tasvirini değil, onların değişik görünüm ve görüntülerinin bir araya getirilip, oluşturulmuş bütünü eserlerine aktarmışlardır. Çeşitli görüntüleri bir araya getirerek cisime geçerli yeni köşeler yüzey ve geometrik formlar eklenerek yeni bir görünüm oluşturmuşlardır. 

 

PURİZM 

1920'lerde Kübizm sonrasında ona tepki olarak doğmuş bir sanat anlayışıdır. Hareket içinde durgun bir yalınlıkla ele alınan görüntülerin açıklık ve nesnellikle ifadesi temellerini oluşturur. İçgüdüsel bir reddetmeyle şekillenen tutkular ana belirleyici olarak ele alınmış olup, sevinç ve haz duyumları arasında kesin bir ayrım ortaya koyarak değişmez şeyleri ifadeye yönelmiştir. Ölçüler ve sayısal uyuma büyük önem veren bu sanatçılar mühendislikten yoğun etkiler almış olup tamamen fonksiyonel bir tarz üretme hedefindedirler. Mutlak uyumun görsel sanatın temeli olduğunu savunmuşlardır. 

 

ART NOUVEAU (YENİ SANAT) 

19. y.y. Ortalarından itibaren mimari ve süsleme sanatında önemli bir üretim alanı bulan bu akım en önemli eserlerini mimari ve iç mimari alanlarda vermesine rağmen ressamlar tarafından da uygulanmıştır. Gelişen teknolojinin dürtüsüyle ortaya çıkan modern yaşamın iç arayışlarını ve daha çok sanayinin gücü karşısında insanların içine düştüğü şaşkınlığı yansıtmaktadır. Geleneksel sanata karşı çıkan art nouveau, çok yumuşak kıvrak çizgilerin yoğun olduğu süslemeyi ön plana çıkararak sanayiye bağlı bir tarzı benimsemişlerdir. 

 

FOVIZM 

20. y.y. in ilk sanat akımı olan fovizm Gustave Moreau'nun atölyesinden ayrılan bir gurup ressamın meydana getirdiği harekettir. Paris’te 1905 te sonbahar sergisinde sergilenen Henry Matisse ve bir kaç arkadaşının yapıtları Fransız eleştirmen Louis Vauxcelles tarafı1.ÇAKRA (kök çakra)

ndan vahşi hayvanlar, yırtıcı kuşlar anlamına gelen fauve sözcüğüyle ifade edilmiştir. 

Onlara göre; gerek ışık gerek uzaklık resimde yalnızca renkle gösterilir. Temiz ve düz renklerle resim saf ve arınmış sadelikte olmalıdır. Çünkü seyirci boyalı bir yüzeyden etkilenecek ve bu yüzeyde her şeyi bir bakışta kavratacak açık etkili ve duyguları saracak biçimde düzenlenecektir. 

Fovistler çarpıcı ve yoğunlaştırılmış renk tonları ve nesnelerin deformasyonları ile uğraşmışlar; derinlik ışık gölge ve kontur resimden atılmıştır. Bunun yerine renk şiddetine önem vermişlerdir. Fovizm çok kısa sürmesine rağmen etkisi büyük olmuştur. 

 

 

 

 

 

 
  Bugün 2 ziyaretçi (18 klik) kişi burdaydı!  | 
Gökhan Hani'nin Facebook profili
 
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
<bgsound src ="http://www.archive.org/download/Alborada_718/AlboradaAnanau.mp3">